Blog
75 MW ve 10MW Sınırı Sonrası Proje Bölme Stratejileri ve Çelik Planlaması
EPDK’nın 26 Şubat 2026 tarihli kapasite kararıyla birlikte lisanssız üretim tarafında uygulanan 75 MW (iletim seviyesi) ve 10 MW (dağıtım seviyesi) üst sınırlar, 2026 yatırım döneminin en belirleyici unsurlarından biri haline geldi. Bu sınırlar, yalnızca teknik bir mevzuat maddesi değil; büyük ölçekli GES projelerinin nasıl kurgulanacağını, hangi bağlantı noktalarına yönelineceğini ve saha planlamasının nasıl yapılacağını doğrudan etkileyen stratejik bir çerçeve sunuyor.
Özellikle 75 MW limitinin devreye girmesiyle birlikte, tek sahada yüksek kurulu güç hedefleyen yatırımcıların proje modelini yeniden değerlendirmesi gerekiyor. Aynı bağlantı noktası üzerinden kapasite biriktirme imkânının sınırlandırılması, projelerin farklı trafo merkezlerine veya farklı lokasyonlara bölünmesini gündeme getiriyor. Bu durum, başvuru stratejisinden finansman planına; EPC yönetiminden tedarik zinciri organizasyonuna kadar birçok aşamada yeni bir yaklaşım gerektiriyor.
Benzer şekilde, dağıtım seviyesinde uygulanan 10 MW üst sınırı da özellikle sanayi tesisleri ve OSB içindeki projeler için ölçek planlamasını değiştiriyor. Öz tüketim odaklı projelerde bile bağlantı konfigürasyonu ve kapasite dağılımı artık daha dikkatli tasarlanmak zorunda.
Ancak proje bölme kararı yalnızca idari bir tercih değildir. Sahaya indiğiniz anda bu karar; zemin etüdünden statik hesaplara, çelik konstrüksiyon tasarımından kaplama seçimine kadar teknik detayları doğrudan etkiler. Bir başka ifadeyle, 75 MW ve 10 MW sınırları yalnızca başvuru dosyasında değil, sahadaki her profil ve her bağlantı noktasında karşılık bulur.
Bu yazıda, üst sınırlar sonrası büyük yatırımcıların projelerini nasıl yapılandırması gerektiğini, çoklu saha stratejisinin avantaj ve risklerini ve en önemlisi bölünmüş projelerde çelik planlamasının nasıl kurgulanması gerektiğini adım adım ele alacağız.
75 MW ve 10 MW Üst Sınır Ne Anlama Geliyor?

Lisanssız üretim mevzuatında yer alan 75 MW (iletim seviyesi) ve 10 MW (dağıtım seviyesi) üst sınırlar, bir yatırımcının tek bir bağlantı noktası üzerinden gerçekleştirebileceği maksimum kurulu gücü ifade eder. Bu limitler, sistem güvenliği ve kapasite dengesi açısından konulmuş teknik eşiklerdir; ancak sahadaki etkisi yalnızca teknik değildir, doğrudan yatırım modelini şekillendirir.
İletim seviyesindeki 75 MW sınırı, özellikle büyük ölçekli arazi GES projeleri için kritik bir eşiktir. Önceki dönemlerde tek lokasyonda daha yüksek güç hedefleyen yatırımcılar, artık projelerini bu üst sınıra uygun biçimde yapılandırmak zorundadır. Bu durum, tek parça büyük proje yaklaşımından, kontrollü ve planlı çoklu saha modeline geçişi teşvik eder.
Dağıtım seviyesindeki 10 MW sınırı ise daha çok sanayi tesisleri, OSB içi GES projeleri ve öz tüketim odaklı yatırımlar için belirleyicidir. Burada ölçek küçük görünse de, bağlantı noktası ve trafo merkezi kapasitesi ile birlikte değerlendirildiğinde stratejik planlama gerektirir. Özellikle aynı bölgede birden fazla yatırımcının başvuru yaptığı durumlarda, 10 MW’lık limit rekabeti artırabilir.
Bu sınırların en önemli sonucu şudur: Artık proje büyüklüğü tek başına avantaj değildir. Bağlantı konfigürasyonu, başvuru dağılımı ve kapasite planlaması daha karmaşık hale gelmiştir. Büyük yatırımcı için asıl soru “kaç MW kurabilirim?” değil, “bu MW’ı hangi yapıda ve hangi bağlantı stratejisiyle kurmalıyım?” sorusudur.
Dolayısıyla 75 MW ve 10 MW sınırları, yalnızca mevzuatsal bir çerçeve değil; proje mimarisinin, saha planlamasının ve tedarik zincirinin başlangıç noktasıdır.
Büyük Yatırımcılar Projeyi Nasıl Bölmeli?

75 MW ve 10 MW üst sınırları sonrasında en kritik soru şudur: Büyük ölçekli yatırım hedefleyen bir şirket GES projesini nasıl yapılandırmalı? Çünkü artık tek sahada yüksek kurulu güç planlamak her zaman mümkün değil. Bu durum, proje geliştirme sürecini daha stratejik hale getiriyor.
Tek Saha mı, Çoklu Saha mı?
75 MW iletim seviyesi sınırı, tek bağlantı noktası üzerinden kapasite birikimini sınırlandırır. Eğer yatırım hedefi bu rakamın üzerindeyse, proje doğal olarak birden fazla sahaya bölünmek zorundadır. Ancak bu bölme işlemi yalnızca parsel ayırmak anlamına gelmez.
Aynı trafo merkezine bağlı iki farklı saha, teknik değerlendirme açısından yine birlikte ele alınabilir. Bu nedenle bağlantı noktalarının bilinçli seçilmesi gerekir. Farklı trafo merkezlerine yönelmek, başvuru yoğunluğunu azaltabilir ve kapasite alma ihtimalini artırabilir.
Burada temel strateji şudur:
Projeyi sadece arazi büyüklüğüne göre değil, bağlantı altyapısına göre kurgulamak.
Bölgesel Dağılım Stratejisi
1500 MW’lık kapasite farklı iletim bölgelerine dağılmış durumda. Büyük yatırımcı için tek bir bölgede yoğunlaşmak yerine, kapasite bulunan farklı iletim bölgelerine yayılmak daha dengeli bir model sunabilir.
Bu yaklaşımın avantajları:
- Tek bölgedeki rekabet riskini azaltır
- Kapasite reddi durumunda tüm portföyü etkilemez
- Finansal riski dağıtır
- Tedarik planlamasını aşamalı hale getirir
Ancak dezavantajı da vardır:
Farklı bölgelerde farklı zemin yapıları, iklim koşulları ve altyapı gereksinimleri ortaya çıkar. Bu da teknik tasarımı daha karmaşık hale getirir.
Finansal ve Operasyonel Etki
Proje bölme kararı, yalnızca başvuru stratejisini değil, EPC ve saha organizasyonunu da etkiler. Çoklu saha modeli:
- Ayrı mobilizasyon gerektirir
- Ayrı statik hesaplar ister
- Farklı zemin ve ankraj çözümleri doğurur
- Lojistik planlamayı karmaşıklaştırır
Ancak doğru planlandığında, modüler üretim ve seri konstrüksiyon avantajı sağlayabilir. Özellikle solar konstrüksiyon üretiminde standartlaştırılmış profil kesitleri ve kaplama tipleri kullanıldığında maliyet optimizasyonu mümkündür.
Proje Bölmenin Çelik Planlamasına Etkisi

Projenin birden fazla sahaya bölünmesi, ilk bakışta yalnızca idari veya finansal bir karar gibi görünse de, sahaya inildiğinde en büyük etkisini çelik konstrüksiyon tasarımında gösterir. Çünkü her saha, kendi zemin koşulları, rüzgâr yükü, kar yükü ve bağlantı altyapısı ile ayrı bir mühendislik yaklaşımı gerektirir.
Tek sahada planlanan 100+ MW’lık bir GES projesinde konstrüksiyon tasarımı daha homojen ilerleyebilirken, çoklu saha modelinde her lokasyon için ayrı statik hesap yapılması gerekir. Zemin tipi değiştiğinde kazık boyu ve profil kalınlığı değişir. Rüzgâr yükü farklıysa taşıyıcı kesit yeniden hesaplanır. Bu da çelik tonajını ve malzeme türünü doğrudan etkiler.
Örneğin İç Anadolu’daki sert zemin ile kıyı bölgelerindeki daha yumuşak zemin koşulları aynı ankraj çözümünü kabul etmez. Benzer şekilde, denize yakın bir bölgede kurulacak saha ile iç kesimdeki bir saha arasında kaplama tercihi farklı olabilir. Bu nedenle proje bölme kararı, yalnızca MW dağılımı değil; profil tipi, kaplama seçimi ve toplam tonaj planlaması anlamına gelir.
Çoklu saha modelinin bir diğer etkisi ise üretim organizasyonudur. Eğer projeler eş zamanlı ilerleyecekse, konstrüksiyon üretiminin seri ve planlı yapılması gerekir. Standartlaştırılmış profil tasarımları kullanmak, üretim sürecini hızlandırabilir ve maliyetleri kontrol altında tutabilir. Ancak her saha için tamamen farklı tasarım yapılması, üretim verimliliğini düşürebilir.
Bu noktada erken mühendislik çalışması kritik hale gelir. Kapasite başvurusu yapılırken dahi, olası saha bölünmesi senaryolarına göre ön tasarım yapılması; çelik tonaj tahmini, kaplama kararı ve teslim planının önden belirlenmesini sağlar. Aksi halde kapasite onayı sonrasında hem tasarım hem de üretim süreci aynı anda başlatılmak zorunda kalır ve bu da takvim baskısı yaratır.
Kısacası, 75 MW ve 10 MW sınırları sonrası proje bölme stratejisi; çelik konstrüksiyonun yalnızca miktarını değil, tipini, kalınlığını, kaplama yöntemini ve teslim takvimini yeniden tanımlar.
75 MW Sonrası Tedarik Zinciri ve Fiyat Riski

GES Projelerinde 75 MW ve 10 MW üst sınırları, yatırımcıları proje bölmeye yönelttiği için 2026’da piyasada aynı anda çok sayıda “orta ve büyük ölçekli” projenin sahaya inmesi olası. Bu da tedarik zincirinde, özellikle solar konstrüksiyon çeliği tarafında iki temel riski büyütür: zaman riski ve maliyet riski.
Kapasite tahsisi açıklandıktan sonra GES projelerinin büyük bir kısmı benzer zaman aralığında uygulamaya geçmek ister. Çünkü gelir akışını başlatmak için kurulum takvimi kritik. Bu eş zamanlılık, piyasada ani bir talep artışı oluşturur ve özellikle yüksek tonajlı çelik kalemlerinde teslim süreleri uzayabilir. Teslim süresi uzadığında ise sahadaki işçilik planı, mobilizasyon ve ekipman kiralamaları da domino etkisiyle gecikir.
Maliyet tarafında ise en büyük baskı, fiyatların kısa sürede yükselmesi veya dalgalanmasıdır. Proje bölme stratejisiyle birlikte her saha için ayrı lojistik plan, ayrı paketleme, ayrı sevkiyat ve bazen farklı malzeme standardı gerekebilir. Bu, birim maliyetleri yukarı taşıyabilir. Üstelik çelikte fiyat değişimi yalnızca hammaddeye bağlı değildir; galvaniz kaplama, özel kaplama tercihleri, üretim yoğunluğu ve termin baskısı da fiyatı etkiler.
Bir diğer kritik başlık, tedarik planının “kapasite onayından sonra başlar” varsayımıyla yürütülmesidir. 2026’da bunun riski artıyor. Çünkü kapasite onayı geldiğinde herkes aynı anda siparişe dönerse, üretim planları sıkışabilir. Bu nedenle pek çok yatırımcı için daha gerçekçi yaklaşım, kapasite onayı beklenirken dahi farklı senaryolara göre ön planlama yapmaktır: olası tonaj aralığı, teslim penceresi, kaplama tercihi ve sahaya çıkış sırası daha en baştan kurgulanmalıdır.
Özetle 75 MW sonrası dönemde kazanan, yalnızca kapasite alan değil; malzeme tedarikini takvime oturtabilen yatırımcı olacak. Proje bölme stratejisi doğru yönetilmezse, kapasite alınsa bile kurulum gecikebilir ve yatırımın geri dönüş süresi uzayabilir.
Kaplama Seçimi: Galvaniz mi Magnelis mi? (Bölgeye Göre Karar Modeli)

Proje bölme stratejisi sonrasında en kritik teknik kararlardan biri, taşıyıcı sistemlerde kullanılacak kaplama tipidir. Tek sahalı projelerde genellikle standart bir galvaniz çözümü tercih edilirken, çoklu saha modelinde her lokasyonun çevresel koşulları farklı olabileceği için kaplama seçimi daha stratejik hale gelir.
Galvaniz kaplama, solar projelerde uzun yıllardır güvenle kullanılan bir yöntemdir. Uygun kalınlıkta sıcak daldırma galvaniz, iç bölgelerde ve atmosferik korozyon riski düşük alanlarda yeterli performans sağlayabilir. Ancak denize yakın bölgeler, yüksek nemli alanlar veya yoğun endüstriyel atmosfere sahip sanayi kuşaklarında korozyon yükü artar. Bu durumda daha yüksek korozyon dayanımı sunan alternatif kaplamalar gündeme gelir.
Magnelis benzeri çinko–alüminyum–magnezyum alaşımlı kaplamalar, özellikle agresif çevresel koşullarda daha uzun ömür ve daha düşük bakım ihtiyacı sunabilir. Bu tür kaplamalar, kenar koruması ve çizik dayanımı açısından avantaj sağlar. Çoklu saha modelinde bir lokasyon İç Anadolu’da, diğeri Akdeniz kıyısında ise, her iki saha için aynı kaplama tercihini yapmak teknik olarak doğru olmayabilir.
Kaplama seçimi yalnızca korozyon dayanımı meselesi değildir. Uzun vadeli işletme maliyeti, bakım sıklığı ve yatırımın geri dönüş süresi ile doğrudan ilişkilidir. Özellikle 75 MW’lık büyük sahalarda bakım maliyetindeki küçük bir artış dahi toplam proje ekonomisini etkileyebilir. Bu nedenle kaplama tercihi, yalnızca ilk yatırım maliyeti üzerinden değil, yaşam döngüsü maliyeti üzerinden değerlendirilmelidir.
Ayrıca farklı bölgelerdeki projeler için farklı kaplama tercih edilmesi, üretim planlamasını da etkiler. Bu noktada standartlaştırma ile teknik optimizasyon arasında denge kurulmalıdır. Erken mühendislik çalışması yapıldığında, hangi bölgede hangi kaplamanın kullanılacağı netleşir ve tedarik süreci daha kontrollü ilerler.
Sonuç olarak, 75 MW ve 10 MW sınırları sonrası ortaya çıkan çoklu saha modeli; kaplama seçimini teknik bir detay olmaktan çıkarıp stratejik bir karar haline getirir. Doğru kaplama, yalnızca konstrüksiyon ömrünü değil, yatırımın uzun vadeli performansını da belirler.
Stratejik Planlama Modeli: Kapasite Onayı Beklenmeli mi?
75 MW ve 10 MW üst sınırları sonrası proje bölme kararı verildiğinde yatırımcıların karşısına kritik bir soru çıkar: Çelik konstrüksiyon ve temel malzeme planlaması için kapasite onayı beklenmeli mi, yoksa ön hazırlık yapılmalı mı?
Teorik olarak en güvenli yaklaşım, kapasite tahsisi kesinleşmeden büyük siparişlere girmemektir. Ancak pratikte 2026 gibi yoğun bir başvuru döneminde bu yaklaşım ciddi zaman kaybı yaratabilir. Çünkü kapasite onayı çıktıktan sonra tasarım, tonaj hesaplama, üretim planlama ve teslim süresi birlikte işlemeye başlar. Bu da sahaya çıkışı geciktirir.
Bu noktada daha dengeli bir model öne çıkar: senaryo bazlı ön planlama. Yatırımcı, kapasite onayı öncesinde olası saha dağılımına göre yaklaşık tonaj aralığını belirleyebilir, ön statik çalışmaları yaptırabilir ve kaplama tercihini netleştirebilir. Böylece kapasite çıktığında sıfırdan başlamak yerine hızla sipariş aşamasına geçebilir.
Bazı yatırımcılar için opsiyonlu anlaşma modeli de uygulanabilir. Bu modelde belirli bir teslim penceresi ve fiyat çerçevesi önceden konuşulur; kapasite onayı sonrası sipariş aktive edilir. Bu yaklaşım, hem fiyat dalgalanması riskini azaltır hem de üretim planında yer açılmasını sağlar.
Önemli olan nokta şudur: 75 MW sınırı sonrası projeler genellikle tek bir dev saha yerine birden fazla orta ölçekli saha şeklinde ilerleyecektir. Bu da tedarik ve montaj organizasyonunun daha karmaşık hale gelmesi anlamına gelir. Eğer çelik planlaması geç yapılırsa, proje takvimi zincirleme gecikmeler yaşayabilir.
Stratejik planlama modeli, üç aşamalı ilerlemelidir:
- Bağlantı ve saha senaryosu oluşturma
- Ön mühendislik ve tonaj tahmini
- Kapasite onayı sonrası hızlı üretim ve teslim
Bu yaklaşım, yatırımcıya hem esneklik hem de hız kazandırır.
75 MW ve 10 MW üst sınırları, lisanssız üretimde yalnızca bir mevzuat maddesi değildir; proje mimarisini, saha dağılımını ve konstrüksiyon planlamasını doğrudan etkileyen bir çerçevedir. Büyük yatırımcı için artık asıl avantaj, tek parça büyük proje yapmak değil; bağlantı stratejisini doğru kurgulamak ve tedarik zincirini erken yönetmektir.
Proje bölme kararı verildiği anda çelik konstrüksiyon tasarımı, kaplama tercihi ve teslim planı da eş zamanlı düşünülmelidir. Aksi halde kapasite alınsa bile sahaya iniş gecikebilir ve yatırımın geri dönüş süresi uzayabilir.
Doğru bağlantı stratejisi, doğru saha dağılımı ve doğru çelik planlaması bir araya geldiğinde ise 2026 süreci yatırımcı için ciddi bir fırsata dönüşebilir.